Anasayfa
RSSMOBİL
Prof. Dr. Laçiner Gözaltı Günlerini Anlattı: Balyozu Gördüm

Prof. Dr. Laçiner Gözaltı Günlerini Anlattı: Balyoz'u Gördüm

Güncel

Çanakkale'de geçen cumartesi günü gözaltına alınanlar arasında bulunan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, gözaltındaki dört gününü haberdar.com'daki köşesinde anlattı. Cumartesi günü...

Çanakkale'de geçen cumartesi günü gözaltına alınanlar arasında bulunan Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) eski Rektörü Prof. Dr. Sedat Laçiner, gözaltındaki dört gününü haberdar.com'daki köşesinde anlattı.

Cumartesi günü kitap okurken aniden hızlıca evinin kapısının çalındığını belirten Prof. Dr. Laçiner, kapıdaki dört polisi görünce çocuklarının şaşkın, eşinin uyku sersemliğiyle ne olduğunu anlamaya çalıştıklarını söyledi. Laçiner gözaltı sürecini şöyle anlattı:

"Kapıda 4 polis, biri bayan, bir de yanlarında sivil bir kadın. Evimizi arama kararı varmış. 'Suçumuz ne' diye sordum, devleti yıkmaya çalışmaktan, hükümete darbeye kadar 20’den fazla suç saydılar…

Şaka gibi. Ömrü terörle mücadeleyi anlatmakla geçmiş, bütün bir hayatı şiddete karşı çıkmakla geçmiş birine karşı yöneltilen suçlamalara bakar mısınız!...

Evde ne bulacaklar? Ne bir silahım oldu, ne de bir bombam… Evde sadece benim kitaplarım ve çocukların oyuncakları var...

Özel mektuplarımıza kadar baktılar. Yok işte, yok, yok. Değil terörü andıracak, şiddeti andırabilecek en ufak bir çakı bile bulamadılar…

Sonrasında bir polis arabasına tıkıldım, iki polisin arasında sıkışmış vaziyette Emniyet’e götürüldüm. Arama esnasında, yolda ve Emniyet’te polislere suçumu sordum, genelde başları öne eğikti.

'Bu kente, bu Üniversiteye, bu ülkeye sadece hizmet ettim. Özel hayatımı ve hatta sağlığı bu uğurda feda ettim. Şimdi bu şekilde mi teşekküre geldiniz.' dedim. Bir şey diyemediler. Suçluluk duygusu benim gözlerimde değil, beni zorla götürenlerin gözlerindeydi.

En kötüsü kitap almama bile izin vermiyorlar. Hücrede tek başınıza oturmanızı istiyorlar.

'Sebep nedir' dedim, şüpheliymişim. Yani birinin şüphesi gelmiş, ülkenin bir profesörünü canı istediği gibi demir parmaklıkların arkasına atıvermiş.

Ne ala memleket. Şüphem geldi, hoop 20 kişi içeri. Yine şüphem geldi, hoop, bu kez 10 kişi içeri.

En kötüsü kitapsızlık. Hücrede 4 gün geçti ve ben ömrümde ilk kez bu kadar uzun süre kitaplardan ayrı kaldım. Çok zormuş.

ÜŞÜDÜM

Hücre soğuk. Bazı geceler paltomun üzerine battaniye de çektim, yine de üşüdüm. Cumartesi, pazar böyle geçti… Avukatım geldi, ancak onunla da hücrenin önünde görüşebildik. Ayrı bir müdafi odası yok. Konuşmamız etraftan duyuluyor, süreler kısıtlanıyor. Açıkça kanunla muhalif bir tablo. Ama kızmaya hakkınız yok. Şikâyete hakkınız yok. Hiçbir şey yapamazsınız. Çünkü siz bu ülkenin vatandaşısınız, yani kölesi. Özgürlüğünüz de kısıtlanır, savunma hakkınız da.

Pazar gecesi saat 02’de uyandırdılar. İfadem alınacakmış. “Polise ifade vermeyeceğim” dedim, “ben savcıda ifademi vereceğim.” Buna rağmen KOM Şube’ye inip imza atmam gerekiyormuş. İmza atmak için indim, tam 2,5 saat anlamsız yere bekledim. Orada ifade vermeyeceğimi bildikleri halde 2,5 saat tuttular. Bir de KOM’daki bir amir bana operasyonun haklılığını anlatmaya kalktı. Cevabını aldıkça bozardı, kızardı. Kendisine çok taraflı ve önyargılı olduğunu söyledim. “Polis ve savcı taraf olamaz. Doğruyu ararlar. Sen ise kafanda beni bitirmişsin arkadaş” dedim. Sözlerim ağır gelmiş olmalı ki gitti.

Hücreme döndüğümde saat 05:00’e geliyordu. Yatağa girmek üzereyken bana nezaret eden polis memuru “uyumasanız iyi olacak, çünkü 06:00’da Adliye’ye gideceğiz” dedi.

“Sabahın köründe Adliye’de uyanık kimse var mı ki?” diye düşünürken uykuya dalmışım. Bir saat geçmeden demir parmaklıkların önünde biri belirdi. Telaşlıydı, “hadi gidiyoruz” dedi. Saat 06:00 bile olmadan yollara revan olduk.

Ben Adliye’ye gideceğimizi sanırken araba Emniyet Müdürlüğü’ne ait spor salonunun önünde durdu. Gözaltına alınanların bir kısmının bu spor salonunda ifade verdiğini söylüyorlardı, ancak içeri girdiğimde hayal dahi edemeyeceğim bir manzara ile karşılaştım. Spor salonunun yarısına polisler kafeslerle bölmeler yapmıştı ve birçok insan bu kafeslerin arasında, spor minderlerinin üzerinde yatıyordu. Üzerlerinde bir battaniye ya vardı ya yoktu. Salonun içi ise birkaç derece sıcaklıkta ya vardı ya yoktu.

Kocaman bir spor salonu, yerlerde yatan bir çok insan ve kemikleri donduran bir soğuk. Beni tribünlere aldılar. Oradan tüm manzarayı izledim. 2,5 saat o tribünlerde oturdum. Donmamak için sıraların arasında yürüdüm, kendimi ısıtmaya çalıştım. Yerlerde yatanlar ise hafif hafif uyanıyorlardı. O zaman halime şükrettim. “İyi ki hücreye koymuşlar” dedim. Çünkü bu spor salonunda iki gece geçirseydim, şu anda şehir mezarlığında olabilirdim. Bronşit ve zatürre geçmişim göz önünde tutulduğunda o salondan sağlam çıkmam zordu.

Yerde yatanlara dikkatlice bakınca onların da sağlık durumlarının hiç de iyi olmadıklarını anladım. Kimi 70 yaşındaydı, kimi 80. İçlerinde kalp hastası da vardı, kanser hastası da… Birer birer kalktılar ve berbat diyebileceğim tuvaletlerde abdestlerini alıp, buz gibi zeminde sabah namazına durdular. İçlerinden sadece bir kişiyi tanıyordum, o da üniversitede öğretim görevlisi olarak çalıştığı için.

BALYOZ’U GÖRDÜM

Manzara toplama kamplarını andırıyordu. Bir an için aklıma Balyoz ve kafes darbe planları geldi. Sanki Balyoz planı aynen bu spor salonunda uygulanıyordu. O zaman jeton da düştü. Bu operasyonların sadece Saray kaynaklı olmadığını daha iyi kavradım. İşin içinde Perinçek fikriyatı ve o akımın devlete sızmış uzantılarının etkisi olduğu çok açıktı.

Belli ki bir şeyler bir yerlerde pişirilmişti, illere USB ile ulaştırılan dosyalar belki de önce oralarda geliştirilmişti.

Yargı ise zaten çaresiz. Adaleti uygulasa kendisi yanacak, kanunları es geçse vicdanı kanayacak…

Spor salonunda yerde gecelemeye zorlananlardan biri de kadın. 1,5 yaşında bebeği olan bu hanımefendi gerçekten çok kötü görünüyordu. Bebeğini iki gündür emziremiyormuş. Oysa ki davet etseler, yarım saatte ifadesini alsalar ve gönderseler olacak. Ama hayır, günlerce eziyet ettirmek şart. Zaten maksat ifadesini almak değil ki!. Tam anlamıyla Balyoz planı havası.

Yine orada tanıştığım kişilerden birisi Hulusi Bey. Ona Hulusi Amca diyorlar. Çanakkale’de her camide emeği varmış. Onun hobisi cami yaptırmak. Varlıklı bir adam, yaşı 70’den fazla. Ve her türlü hastalık var adamda. En önemlisi kalp hastası. Yasalara göre bu tür şüphelilere farklı davranılması gerekiyor. Ama nerede? Onu da neredeyse sıfır derecede ve spor salonunun zemininde yatırmışlar. Evi basılmış, bir suçlu gibi buralara sürüklenmiş. Hulusi Bey’in avukatı ikinci gün devreye girmiş, onu da benim gibi nispeten daha sıcak bir hücreye alsınlar istemiş. Ama Hulusi Bey diretmiş, hastalıklarını, kalp pilini vd. saklamaya çalışmış, “beni arkadaşlarımdan ayırmayın” demiş.

Duyunca şaşırdım. Hem üzüldüm, hem de imrendim. Hücre şartları nedeniyle şikâyet ederken bu kadar zorlu şartlara dayanan bu yaşlı adamı takdir ettim.

Spor salonundan çıkarken her birimize ikişer polis ayarlamışlar. Üzerlerinde kocaman polis yazan bir sürü polis. Askeri düzende otobüslere yürütüldük. Uzaktan bakınca resmen toplama kampından çıkıyor gibiydik…

BURS-SUÇ İDDİASI

Saatler sonra Adliye’ye gittik. Ben ifademi akşam üzere, sandalye üzerinde 12 saatten fazla bekletildikten sonra verebildim. İki saat uyku ve saatlerce beklemeden sonra savcının karşısına berbat bir şekilde çıktım.

Bir burs olayından bahsediliyor. Büyük suç meğer bursmuş... ÇAGİAD adlı bir dernek Üniversite’yi desteklemek için kurulmuş bir vakıf olan ESBAV ile 2011 ve 2012 yıllarında işbirliği yapmış. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nden, sanırım 100 kadar öğrenciye, bu sayede ayda 150 lira burs verilmiş. Bursu veren Dernek... Vakıf sadece danışmanlık yapmış, Üniversite öğrencilerinin adını vs. vermiş.

Sorguda diyorlar ki “neden bu dernekle iş yaptınız?”

Aradan geçmiş 4 yıl. Ben, dün yediğini unutan bir adamım. Detayları zor hatırlıyorum. Ayrıca bu konunun benimle ilgisi nedir? Vakıf ve Üniversite ayrı tüzel kişilikler. Yasaları bile ayrı. Vakfın başkanı, yönetim kurulu, denetleme kurulu ayrı. Benim Vakıf'la ilgim sembolik. Her rektör Vakfın fahri başkanı pozisyonunda.

“Bunun benimle ilgisi nedir?” diye sordum. İddiaya göre burs alan öğrenciler aldıkları 150 liranın bir kısmını kaldıkları evlerdeki abilere veriyorlarmış. Yani para Fethullahçı abilere gidiyormuş. Orada söylemedim, ama tam bir komedi. 150 liranın bir kısmını kaldığınız evdeki abiye veriyorsanız orada bedava kalıyorsunuz demektir. Bir evin kirası, yemesi içmesi, faturaları vs. için her ay 500 lira verseniz yine zor yeter. 150 lira nedir ya hu!

Her neyse. Polisin hazırladığı iddialara göre, birileri, 150 liranın bir kısmını burs alan öğrencilerin elinden alıyormuş. Bu da kara para aklamaya girermiş, terör örgütü üyeliğine girermiş vs. vs.

Suçlanan kişiler, önce 150 lirayı öğrenciye verecek, sonra onların ellerinden alacak... Kendi paralarını niye önce verip sonra geri alsınlar? Ne yapacaklarsa doğrudan yaparlar!

“Eeee” dedim, “bundan bana ne ya hu!”.

Alan almış, satan satmış.

“Benim Vakıf’la doğrudan bir bağım yok. Vakfın Denetim Kurulu Başkanı bile gözaltında değil, hiçbir yasal bağı olmayan ben buradayım. Ayrıca varsa bir suç, yani burs alan öğrenciden birisi zorla parayı elinden aldıysa gidin onu bulun, bununla benim veya o spor salonuna dizdiğiniz adamların ilgisi nedir?”

Bana sordukları soru, “sen Üniversite’nin rektörüydün, neden bu ilişkiye engel olmadın?”

Engel olmak ne demek?

Ben o zamanlar şehirdeki tüm dernekleri, işadamlarını ve kuruluşları öğrencilere burs vermesi için teşvik ediyordum. Bu dernek, gönüllü oldu ve az da olsa Üniversite öğrencilerine burs verdi. Bunun neresi suç?

Bana diyorlar ki “ÇAGİAD’dan hiç şüphelenmediniz mi?”

“2012 yılında ülkenin Başbakanı, Cumhurbaşkanı, bakanları ve daha birçok kişi bu derneklerin kapısında kuyruk oluyordu. Dönemin valisi ve milletvekilleri o dernekte konuşmalar yapıyordu, oradan çıkmıyorlardı. Onlar neden bugün burada değiller? O günlerde şüphelenmek için herhangi bir sebep mi vardı? Kaldı ki bu işlemlerin hangisi suç ki şüpheleneyim. 4 yıldır bana bir tek şikâyet de gelmedi. Ne dernekten, ne öğrencilerden ne de vakıftan bir tek şikâyet bile duymadım. Ben müneccim değilim ki hayaller kurup, şüpheler üreteyim. Ayrıca Vakfın başkanı değildim, yetkili kurullarının üyesi değildim, Denetim Kurulu üyesi değildim. Yani ortada bir hata olsaydı bile yetkim olmayan bir konuda nasıl suç işlemiş olabilirim ki? Bunun benimle ne ilgisi olabilir ki? Ben bahsedilen derneğe veya gruba o günlerde bir kuruşluk destek bile vermiş değilim. 4 yıl öncesini deşip orada şahsımı karalayacak malzeme arayanlar dönemin Başbakanının ‘ne istediler de vermedik?’ dediğini hatırlamıyorlar mı?”

Kaldı ki ÇAGİAD adlı dernek hâlâ açık ve hâlâ yasal. Eğer bir suç örgütü ise nasıl hâlâ açık olabilir?

Burs ile ilgili iddialar ise gülünç ötesiydi. Belli ki beni nezarete atmak için bir bahane ile karşı karşıyaydım… Nitekim asıl mesele sorgunun sonlarında ortaya çıktı.

Hakkımdaki dosyaya baktım, eski yazılarım toplanmış. Yazılarımdan bazı yerler seçilmiş. “Bu yazılar size mi ait?” diye soruldu. Bu yaştan sonra yalan mı söyleyeyim, “evet dedim bana ait. Bugün de olsa aynı cümleleri kurarım, hepsinin altına imzamı atarım. Siyaset bilimciyim, yazılarım da bu alandaki analizlerim.”

Bir de birkaç kişi bulunmuş, benim sözde ‘paralel’ olduğum iftirasını atmışlar. Bunlardan biri şu anki ÇOMÜ rektörüymüş. Yani Yücel Acer. Kendisi öğretim üyelerinden oy alamayıp seçilemeyince, rektör atanabilmek için bu iftirasını basın önünde de yapmış, hak ettiği yanıtı almıştı. Aynı şekilde öğrencilerine taciz suçlamasından ceza almış, mahkemece suçu sabit bulunmuş bir kişi (Mehmet Rıza Gezen) ile YÖK tarafından şahsıma iftiraları nedeniyle hakkında dava açılması talep edilmiş, 'iftiracı'lığı resmen belgelenmiş ve şahsıma dönük husumeti malum olan biri de (Necmi Akyalçın) benim hakkımda ileri geri konuşmuş... Delil denilenler bunlar.

Zaten diğer sanıklar hakkındaki deliller de böyle: O onu dedi, bu şunu dedi… Olacak şey değil. Bildiğiniz dedikodu ve iftiralar bir ceza davasının sözde delilleri sayılıvermiş...

2015 yılının Türkiyesinde miyiz, yoksa Ortaçağ Avrupası’nda mı?

Cadı avları, muhbirler, adeta toplama kampları, yerlerde yatırılan sıradan insanlar, sıfır dereceye yakın bir mekânda dişleri takırdayarak uyumaya çalışan yaşlılar, içeri tıkılan masum insanlar…

Ortada delil yok, çünkü ortada suç bile yok. Suç olmayan yerde delil nasıl olsun ki?

Sonuç olarak titanlar öyle istemiş, 4 günü içeride geçirmişim. Belli ki susmamı istemişler. Gözdağı vermek istemişler. Bence onursuzca yaşamaktansa bu riskleri göze almak zorundayım. Çünkü ben bunun için varım. Bir bilim insanı olarak görevim halkımı aydınlatmak, her türlü iftira ve yaftalamalarla mücadele etmek. Ülkem rahata ermeden, gerçek bir hukuk devletine dönüşmeden benim sorumluluğum da sona ermeyecektir." CİHAN

Kaynak: CHA

Ekleme Tarihi: 01.01.2016 14:45, Son Güncelleme: 01.01.2016 14:50

Tüm Haberleri

Diğer Güncel Haberleri






VİDEOLAR
FOTO GALERİLER
SON HABERLER
E-POSTA LİSTESİ
© Tüm Hakları Saklıdır. Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz.